Günümüz Türkiye’sinde Emek Anlatıları –3
Bu başlık altında, emek alanında bilgi üretenlerin araştırmalarının saha ayağı için gerçekleştirdikleri mülakatlardan çarpıcı kesitleri paylaşıyoruz. Böylece, amacımız hem akademi-örgütlenme olarak çizilmiş sınırların ötesine geçmek, hem de emekçilerin yaşam ve çalışma koşullarının bir fotoğrafını çekmek.
Yazar: Ebru Işıklı
Bu görüşme 2012 senesinde, doktora tezi[1] için iş arayanlarla yaptığım mülakatlardan birisi. Görüşme yaptığım kişi kadın (40), endüstri mühendisi ve 1996 Mezunu. Kendisine K diyeceğim. K bir süre çeşitli fabrikalarda endüstri mühendisi olarak çalışmış. İşlerin kiminden kendisi çıkmış, kimisinden çıkarılmış, kimisinden ise işyeri kapandığı için ayrılmak zorunda kalmış. Üretimdeki deneyimini danışmanlığa dönüştürmek için girişimde bulunmuş ancak bu alanda kazanç sağlayamamış. Ailesine “bir iş tutturamadın” diye suçladıkları için kırgın. Eğitimin sağlayacağı statü beklentisine karşılık veremediği için hayal kırıklığı var. K aslında ressam olmak istemiş. Katılımcı ile Kadıköy’de bir kafede buluşmuştuk. Kişinin kim olduğunun anlaşılabileceği bazı kısımları metinden çıkardım.
Mülakat
E: Üniversitede ne okudunuz?
K: Endüstri mühendisliği. Üniversiteye 1988 girişliyim, üniversiteyi uzattım. Bir dönem bırakmayı düşündüm, hatta bir dönem bıraktım fakat sonra geri döndüm ve bitirdim.
E: Neden ara vermiştiniz?
K: Mesleğin bana uygun olmadığını düşünmüştüm. Onun öncesine de biraz bakmak lazım. Ben üniversite sınavına gireceğim sene 3 ay resim kursuna gitmiştim, güzel sanatlara ilgim vardı. Resim kursunda hocam demişti ki ‘sen Mimar Sinan Üniversitesi’nin sınavına girsen birincilikle kazanırsın’, ondan sonra benim de aklımda güzel sanatlara girmek vardı; fakat bana ‘ressam olursan aç kalırsın’ dediler. Hocam da ‘istediğini ol, istediğini seç’ diye diretmedi, ‘doğru söylüyorlar’ dedi. ‘Sen once iyi bir bölümde oku, para kazan sonra resim yaparsın’ dedi. Etrafımda bu hayali paylaşabileceğim, o yakınlıkta ilişki kurduğum biri yoktu. Babamın da hayali benim mühendis olmam olduğu için o da tamamen iyi niyetle, mühendisliği seçmem yönünde teşvik etti.
E: Babanız ne iş yapıyordu?
K: İlkokul öğretmeni. İnşaat mühendisliğini yarım bırakmış, kendisi bitiremediği için çocuğunun okuyup bitirmesini istiyordu, o yüzden mühendisliğe girdim. Ama ikinci senesinde farkettim ki bu bölüm bana göre değil; okumak için de para lazımdı ve o parayı temin etmek çok zordu benim için. Ara verdim bir süre çalıştım sonra bazı sınavlara girdim falan. Sonra bana ‘bölümünü bitir sonra ne istersen yap’ dediler, ben de bitirdim.

E: Hangi alanda çalıştınız?
K: Üretim alanında çalışmaya başladım. Çok büyük bir tekstil fabrikasına girdim. Üç ay metot geliştime mühendisliği yaptım, dördüncü ay dediler ki ‘buranın yan sanayisinde yaklaşık 300 kişinin çalıştığı bir yerde üretim planlama sorumlusu olarak devam edeceksin, fabrika müdür yardımcısı olacaksın, oranın durumu felaket, ayağa kaldıracaksınız’. Bir yıl orada üretim planlama sorumlusu oldum, daha sonra fabrika müdürümüz işten el çektirildi, daha doğrusu rütbesi düşürüldü ve ‘diğer fabrikalarımızdan birinde kalite bölüm müdürü ol’ denildi. O sırada, yeni gelen insan beni işten çıkardı. Kendi kadrosunu getirecekmiş.
3-4 ay işsiz kaldıktan sonra bir bilişim firmasında çalışmaya başladım. Yazılıma her zaman ilgim vardı. Bir yazılım firmasında kalite ile ilgili bir programın İngilizceden Türkçe’ye çevirisini ve tanıtım işini yapmak üzere işe başladım. 5 ay sonunda oradan da işten çıkartıldım.
3 ay işsizlikten sonra bir meslek odasında çalışan arkadaşımı ziyarete gittiğimde ‘bugün iş görüşmeleri yapılıyor bir görüş istersen, eleman alacaklar’ dedi bana. Orada çalışmaya başladım. İki yıl çalıştım ama beni tatmin etmiyordu: zeka düzeyi olarak, mesleki olarak tatmin etmiyordu, üretim yapmıyordum, yalnızca emirleri yerine getiriyordum. Üyelerin dertleriyle ilgileniyorsun, iletişim konusunda yeteneklerini sergiliyorsun. İletişimim iyi, üyeleri dinleyip onları memnun ediyordum. Fakat işteyken yaratıcılığımı ortaya çıkartamıyordum, iş tatmin etmiyordu. Başka problemler de vardı. Bölüm şefimiz erkekti, onun bir kadın düşmanı olduğunu düşündüm hep. Bir taraftan o şefin mobbing ve aşağılamaları vardı. Bir şeyler söylüyorsun cevap vermiyor, benimle dalga geçiyordu, işte ‘senin termodinamik dersi hocanla konuştum, kötüye yakınmış’ gibi şeyler diyordu. Ben de sonra düşündüm, zaten yaratıcılığımı da ortaya koyamıyorum niye katlanayım ki buna, ben burdan ayrılayım, yazılıma yöneleyim dedim. Eğer ailem de müsade ederse tabii, çünkü onlarla yaşıyordum. Kendimi bir sene yazılım konusunda geliştirip yazılımcı olarak gireyim piyasaya dedim. Sağolsun şube müdürü işten ayrılmama rağmen tazminat verdirtti, işten onlar çıkartmış gibi. 2002 yılında 6 bin lira tazminat aldım, 1.300 lira gibi bir maaşım vardı. İşsizlik ödeneği yeni çıkmıştı, bir yıl boyunca ayda 400 lira işsizlik ödeneği de alabiliyordum. Dedim tazminatım var, işsizlik ödeneğim var, kira da ödemiyorum, ben hallederim dedim fakat üçüncü ayda evimizde problemler çıkmaya başladı. Evimde sözlü şiddet görmeye başladım.
E: İş hayatınızla ilgisi var mı ?
K: İlgisi var tabi, temel konular, hala dikiş tutturamadım. Ama bu sürekli, hergün evden içeri girdiğim anda sürekli yapılan konuşmalar. Çökerten konuşmalar. O sırada yazılım kursuna gidiyordum. Dediler ki beş ayda öğrenirsin, sonra da uygulama yaparsın. Bir yıl içinde yazılımcıyım diye çıkarsın. Kursun üçüncü ayındayım ev içersinde huzursuzluk, baskılar başlayınca dayanamadım baskılara ve kursu bıraktım. Yazılımcı olma hedefimi bıraktım. Kolay değildir. Yaşayan bilir ev içindeki baskıyı. 2003 senesinde İkitelli’de bir yerden bir iş için çağırdılar. Örme sanayisinde üretim yapan bir yer vardı. Orada planlamacı olarak çalışmaya başladım. Ama orası da battı. 5 ay kadar çalışabildim sonra da firma iflas etti. 2003 yılında bunlar oluyor. Bir yıl kadar aradan sonra bu sefer Çatalca’ya bir tekstil fabrikası ile görüşmeye gittim, ‘başlayın’ dediler. Oradaki çalışmam bir yıl kadar sürdü. Oradan da maaşı çok düşük olduğu için ayrılmaya karar verdim, geçinemiyordum. Fabrika müdürü, ortaklarına demiş ki, ‘üretim mühendisi almamız lazım’, onun lafıyla almışlar beni. Kendisi de üretim mühendisinin gerekli olduğuna inanıyor sonra da 2004 yılıında bana verdikleri maaş 1000 liraydı. Orada bir yere taşındım bir de. Bu para ile geçinmemi bekliyorlardı. Geçinemedim tabii ki. Bir yılın sonunda hiçbir hedefim vs olmadığı halde dedim ki burası sıkıntı, oradan ayrıldım ki zaten kapanmak üzereydi. Maliyetler yüksek diye Turkiye’deki üretimi düşürmüştü ve Bulgaristan’daki bir firmayla iş yapıyordu. O dönemde de üretim sektörünün büyük bir kısmı Çin’e, Bulgaristan’a gidiyor. Benim ayrılmamdan yaklaşık beş ay sonra da fabrika kapanmış. 2005 Mayısında ayrıldım. Eve döndüm annemin babamın yanına ama yine problem. Neden para kazanmıyorum, bu büyük bir problem. 2007 yılında da bir yan sanayide üretim planlama müdürü olarak çalışmaya başladım. Orada da toplam 5 aylık çalışma. 2007’de yine kriz başlamıştı. Önce işçileri 15 gün ücretsiz izine yolladılar. İşçiler dönünce fabrika müdürü küçülmeye karar verdi. ‘Seni işten çıkaracağız’ dediler. Daha 6 ay dolmadığı için tazminat hakkı falan dolmuyordu. Çok önemli de değil verecekleri kıdem tazminatı o kadar da büyük bir şey değil de… Benim yerime bakabilecek yıllardır orada çalışan bir elektronik mühendisi var. O üretim planlamayı orada çalışa çalışa öğrenmiş. Onun yapabileceği başka bir iş de yoktu, beni işten çıkarttılar.
Zaten isteyerek okumadığım bir bölümdü, benim isteyerek okuyan arkadaşlarım hep bir yerde dirayetle kalıp yükseldiler, ya genel müdür oldular ya genel müdür yardımcısı işte bir bölgenin pazarlama müdürü oldular…Krizden etkilenenler de vardır tabi ama benim özelimde bu mesleğe uygun olmama gibi bir problem vardı. Ben 2007’de o işten çıktıktan sonra üretim ve mühendislik alanında mümkün olduğunca iş aramamaya karar verdim, çok samimi bir arkadaşımın teklif etmesi lazım… O tarihten sonra kalite denetim alanında danışmanlık yapabileceğim, eğitim verebileceğim bir iş bulurum düşüncesiyle firmalara özgeçmişimi bıraktım ama sürekli bir yerde çalışayım diye başvuru yapmadım.
E: 7-8 kadar iş yerinde çalışmışsınız ama bundan çok daha fazla iş görüşmesine gitmişsiniz sanırım, aklınızda bir rakam var mı?
K: Hesaplamaya çalışırsam, 40 yaşındayım… 500 görüşme yapmışımdır, belki bundan daha fazla yere de mail göndermişimdir. 5-6 katı.
E: İş görüşmelerinde insanlar teknik beceri dışında ne beklerler? Patron, ik müdürü yöneticiler.
K: İnandırıcılık istiyorlar, çok şüpheciler, çapraz sorgular vs. Bunun yanında bizim rahat olmamızı bekliyorlar, kendimize yüksek güvenli ve atak olmamızı bekliyorlar, o işi kapmak için cevval olmamızı bekliyorlar. Fazla sorgulayan insanı işyerinde çalışırken istemiyorlar. Çok yaratıcı insan da istemiyorlar, emir-komuta zincirine uyan insan, fazla mesai ye kalacak ve kendini tamamen o işyerine adayacak insan istiyorlar. Ücret konusunda da pek fazla ücret vermek istemiyorlar.
E: İş ilanlarını gazete, site ya da arkadaş önerisi, hangi kanalla gördünüz?
K: Genellikle, internet ve gazete.
E: İki iyi okuldan mezun, teknik kapasitesi aynı iki kişi var, birisi işe alındı biri alınmadı. Sizce sebebi ne olabilir?
K: İlk intiba önemli, istekli olmak önemli, o işi almaya çok iyi niyet etmiştir, giyimine kuşamına çok dikkat etmiştir.
E: İnsanlar istekli olduklarını nasıl gösterebilirler?
K: Ben 2 kişiyle görüşme yapmıtşım, beğendiğim eleman kendine çok güveniyordu ama bir insanın ilgili ve cevval olduğunu anlamak başka bir boyut. Duruş, bakış oturuş beden dili… İletişimdeki alt mesajlarla anlaşılır…
E: Eskiden teknik kapasite dışında bu tarz özellikler aranıyor muydu?
K: Eskiden daha az önemliydi, Teknik bilgi ve temel sosyal beceriler yeterliydi. Bu zamanın ruhunda insanlar rekabetçi, yarışcı. Güç, güçlünün yanında olmak önemli. Günümüzde insanlar güçlü olmak güçlü görünmek güçlünün yanında olmak istiyorlar, yanında olmak istedikleri insan kötü, günahlı bile olsa onun yanında olmak istiyor insanlar.
E: Gücün size çağrıştırdığı şey ne? Kim güçlüdür?
K: Otorite, yaptırım, başkasının boyun eğmesi, para mevki, pahalı yaşantı, villalar lüks arabalar geliyor aklıma.
E: Geçmişte çalıştınığız yerlerden arkadaşlarınız var mı?
K: Evet var, çok fazla değil ama var.
E: Hayatınızda neler kontrolünüzün dışında, yani benim kontrolüm dışında diyebileceğiniz bir şey var mı?
K: Pek bir şey benim kontrolümde değil zaten, benim kontrolümde olmasını tercih etmiyorum, bir şeyleri kontrol etmek benim felsefeme aykırı.
E: Peki sizin için gelecek fikri neler çağrıştırıyor?
K: Ölüm… Ben ne geçmişte ne de gelecekte yaşama taraftarıyım, neysem onun farkında olarak yaşama taraftarıyım. Farkındalıkla… Gelecek deyince yeryüzü, toprak, kirlenen sular, insanlara yetmeyecek olan sular, çocuklar, çocuğuma bırakacağım dünya, ölüm.. Gelecek kaygısı faydasızdır, ne bana ne de bir başkasına…
E: Kaygı deyince aklınıza ne geliyor?
K: Korku, aç kalma korkusu. Ne olacak, başıma neler gelecek, çocuklarım aç mı kalacak, ben bir saldırıya mı uğrayacağım gibi yersiz korkular.
E: Peki ‘bu işin bana uygun olmadığını iyice anladım’ dediniz, ‘bana göre’ dediğiniz bir iş var mı, varsa o iş nasıl olurdu?
K: Bana göre, maaşlı olmayan bir iş… Ücretli çalışan olmak bana göre değil, yaratıcıyım, yaratıcı çalışan istemiyor işverenler. Fotoğrafçılık, tasarımcılık, reklamcılık dışında şirketler yaratıcı ve sorgulayan insanları istemiyor. Sürekli çalışmak, her gün çalışmak da bana göre değil. Ben yaratıcı enerjimi kullanacağım bir iş yapmak istiyorum.
E: Peki iş hayatının başını ve sonunu düşündüğünüzde size teknik beceri kazandırması dışında, nasıl değişiklikler ortaya çıktı?
K: İş hayatı, kendimi tanımamı sağladı, becerilerimi ortaya çıkardı, beceriksizliklerimi de öyle. Mesleğin bana uygun olup olmadığını anladım. Hayatı tanıdım, çalışanların yaşantısı nasıldır, patronlar nasıldır gibi. İletişim yeteneğimi artırdı, iyi bir iletişimci oldum.
E: Çalışma insana nasıl iyi iletişim becerisi sağlar?
K: Çalışmak istiyorsunuz ama stres altında olmak istemiyorsunuz. Üstün Dökmen ve Doğan Cüceloğlu’nun kitaplarını okudum, onlar da bana çok fayda sağladı. Bu çatışmaların kaynağını anlamış oldum, kendimde düzeltmem ve vazgeçmem gereken şeyleri gördüm. Hayatta nerede durmam gerektiğini, olayları fazla büyütmemem gerektiğini gördüm. Neden- sonuç analizleri yaptım ve bu şekilde ilerledim.
E: Nasıl bir yerde yaşamak isterdiniz? Mekansal toplumsal olabilir…
K: Mekansal olarak, hem şehirde, hem de bahçem olsun doğal bir şekilde ürettiğim sebze meyveleri olan, organik dediğimiz yerli tohumların yaygınlaştığı bir yerde yaşamak istiyorum ama şehir hayatından da kopmak istemiyorum. Hem doğal bir ortamda yaşamak istiyorum hem de şehirli olmak istiyorum.
NOT: Bu yazı bence şunu göstermesi açısından önemli; insanlar güvenceli, geçinebilecekleri, saygı duyuldukları ve tüketilmedikleri işler arıyor. Beyaz yakalı dünyasının önemli bir kısmı düşük ücretli, güvencesiz, patronun ve yöneticilerinin son derece keyfi davrandığı iş yerlerinde çalışıyor. Bu yokluk maddi ve duygusal sorunların en önemli kaynağı. Son parasını eğitime veren aileler sonuçtan memnun değil, çocuklarını suçluyor. İşçi yalnız.
[1] 451415 kayıt numarası ile Yök tez merkezinden erişilebilir. Ebru Işıklı, The Role of the Private Employment Agencies in the Making of Employability in Turkey, 2016, BOUN.



