
Emek Çalışmaları Topluluğu olarak, 2026 Akademik Koordinasyon Toplantısı’nı Galatasaray Üniversitesi’nde gerçekleştirdik
07/10/2026Brezilya Seçimleri ve Sağın Genç Kuşaklar Arasındaki Yükselişi
Rodrigo Linhares*
Bu seçimlerin sonucu pek de şaşırtıcı değildi. Yine de sarsılmış ve kaygılı hissediyorum; gelecek ise ürkütücü görünüyor.
Lula ve İşçi Partisi (PT), bugün hem Lula’nın hem de partisinin 2000’lerin başında popüler olmasını sağlayan koşullardan çok farklı bir ortamda bulunuyor. 2000’lerden bugüne Brezilya’da son derece saldırgan sağ siyasi aktörler güçlerini pekiştirdi. Hepimiz bu gelişmeyi büyük ölçüde hafife aldık. Yeni ve etkili kamusal politikalar üretmek ve toplumsal hareketlere destek vermek yoluyla bu ilerleyişin karşısına çıkabilirdik. Ama yapamadık.
Sorun şu ki Lula ile PT’nin sınırları tam da burada ortaya çıkıyor. İktidardayken elbette mahir müzakereciler olduklarını gösteriyorlar, ancak önem taşıyan görüşmeler her zaman kapalı kapılar ardında gerçekleşiyor. Koşullar herkesin —büyük sermaye sahiplerinin, vasıflı işçilerin, kentlerde ve kırsalda yaşayan yoksulların ve en muhtaç kesimlerin— kazançlı çıkmasına elverdiği sürece bu yaklaşım çok iyi işledi. Ne var ki 2010’larda çalkantılar yoğunlaştıkça işler kontrolden çıkmaya başladı. Buna karşılık sendikalar, toplumsal hareketler ve kurumsallaşmış solun büyük bölümü, Lula’yı yücelten ve sıradan insanları harekete geçirme ihtimali taşıyan önerilerin önünü ısrarla kesen bir söylem benimsedi.
Bu hoşnutsuzluğu kendi lehine yönlendirmeyi bilenler, birbirinden farklı aktörlerden oluşan bir topluluktu: akademi ve finans piyasalarındaki aşırı liberaller, büyük tarım işletmelerinin sahipleri, dinî muhafazakârlar ve demokrasi karşıtları, bir de dikkat çekici biçimde, ekonomik olarak yükselme umutları boşa çıkmış gençler. İnsanlara esas olarak internetteki yeni medya kanalları üzerinden, ama aynı zamanda ilahî lütfu maddi refahla ilişkilendiren, yeni Pentekostal olarak adlandırılan kiliselerin kürsülerinden yüz yüze seslenerek ulaştılar.
Bu seçim kampanyası boyunca, hatta hükümetin geride kalan dört yıllık görev süresinin tamamında, aynı vurgu bıktırıcı biçimde tekrarlandı: Lula, olağanüstü siyasi yeteneklere sahip, eşi benzeri olmayan bir insandır. Eğer hiçbir şey olmuyorsa —ki sağ muhalefetin kuşattığı ve sürekli bir açmaza sıkışmış bir hükümet döneminde neredeyse hiçbir şey olmadı— bunun nedeni zaten hiçbir şeyin mümkün olmamasıdır. Bu mantığa göre, öteki tarafta faşizm olduğundan, aklı başında insanların tek seçeneği Lula’nın yanında kalmaktır.
Elbette hükümetin meseleleri çok iyi yönettiği anlar da oldu. Trump’ın gümrük tarifelerine ne aşırı boyun eğen ne de kibirli olan ölçülü bir karşılık vermesi bunlardan biriydi. Hükümetin siyasi iletişiminde bu tutumun üzerinde çok duruldu. Burada sık sık, Lula’nın en önemli bakanının, hükümetin kurumsal propagandasından sorumlu İletişim Bakanı olduğunu söyleriz: İnsanlar mutsuzsa, bunun tek nedeni, neden mutlu olmaları gerektiği konusunda yeterince bilgilendirilmemiş olmalarıdır. İstihdamdaki olumlu veriler ve ücret artışları da geniş biçimde duyuruldu.
Oysa nüfusun çok büyük bir bölümü, çok çalıştığını, az kazandığını ve pek az umudu kaldığını hissediyor. Daha iyi bir gelecek vaadi görmüyor. Sürekli borç içinde yaşayan insanların sayısı muazzam. Dahası, yaklaşık yirmi yıl önceki daha iyi yaşam koşulları, PT hükümetinin o zamanki kamu politikalarına değil, bireysel çabaya ya da Tanrı’nın müdahalesine bağlanıyor.
Bana kalırsa PT’nin kampanyasının dili felaketti. İncinmiş ve öfkeli bir insana, duygularını ve dünyayı kavrayışını gayrimeşru sayan argümanlarla yaklaşamazsınız; hele sunabildiğiniz tek şey, sıradan insanın ne anladığı ne de güvendiği makroekonomik göstergelerse. Bu, zaten ikna olmuş ve memnun olanları ikna etmek ve memnun etmek üzere tasarlanmış bir kampanyaydı. Kampanyanın son günlerinde olumlu bir değişiklik olmadı değil. Halkın çıkarlarına aykırı bir siyasi gündem izleyen örgütleri açıkça ifşa ederek halktaki öfkeyi sahiplenen kavgacı bir söylem benimsendi. Ancak bu yeni kampanya söyleminin sonucu değiştirmeye yetecek zamanı bulup bulamayacağından emin değilim.
Bir kuşağın kaybedilişi
Gençler ve genç yetişkinler arasında sağa verilen oyların muazzam sayısı özellikle üzerinde durulmayı hak ediyor. PT’nin eyalet ve federal düzeydeki seçimlerde gösterdiği adaylara bakınca, insan onların bir yaşlı sağlığı kongresinden çıkıp geldiklerini düşünebilirdi.
Bence genç kuşaklar arasındaki desteğin kaybedilmesinin önemli bir başlangıç noktası var: 2013’teki büyük protestolar. Brezilya’da kurumsallaşmış solun kayda değer bir bölümü bu protestoları hâlâ iyi anlayamıyor. Aradan on yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen, ülke tarihine ilişkin kendine özgü anlatısında, o çalkantıyı sabotajcıların ve faşistlerin işi olarak yorumlamayı sürdürüyor. Bu oldukça yaygın bir görüş. O devasa seferberliklerden sonunda soldan çok sağdan lider çıkmış olması gibi inkâr edilemez bir olgu da bu görüşü bir ölçüde pekiştiriyor.

Bana kalırsa olayların bu yönde gelişmesinin nedeni, Dilma hükümetinin toplumsal seferberliğe son derece savunmacı bir tepki vermesiydi. O dönemde hükümet, Lula’dan belirgin biçimde farklı olarak, diyalog kurma konusundaki tam bir yetersizlikle anılıyordu. Bu tür yanlış değerlendirmeler, Dilma’yı siyasi açıdan o kadar güçsüz ve yalnız bırakan bir krize katkıda bulundu ki sonunda görevinden uzaklaştırıldı. Dilma, çalkantının arkasında sabotajcıların ve iç düşmanların komplolarının bulunduğu iddiasını tekrarladı; hatta belki de bu iddiayı ilk ortaya atan kendisiydi. Ayrıca terörle mücadele yasasını önerdi ve yasalaşmasını sağladı. Toplumsal hareketlerin birçok kesimine göre bu yasa, Brezilya’daki askerî diktatörlüğün baskıcı uygulama ve anlayışlarına rahatsız edici ölçüde benziyordu.
Belki göstericilerin kendileri de müzakereye yanaşmıyordu. Talepleri muğlaklaştı ve zaman zaman azami hedeflere yöneldi; bu da onları tutarlı bir program etrafında bir araya getirmeyi zorlaştırdı. Ancak bu durum, protestoların başlangıçtan itibaren sağcı bir siyasi yönelime sahip olduğu anlamına gelmez. Sağcı yönelim ancak daha sonra baskın hâle geldi.
Sokaklarda hiç bu kadar çok genç yüz görmemiştik. Birçoğu, belki de hayatında ilk kez, ne kadar ani ve çalkantılı biçimde olursa olsun, kamusal hayata adım atmaya çalışıyordu. Kurumsal sol ve iktidardaki sol, bu hoşnutsuzluğa nasıl yaklaşacağını, onu nasıl kazanıp bir reform gücüne dönüştüreceğini düşünmek bir yana, olup biteni anlamak için bile ciddi bir çaba göstermedi. Belirgin biçimde gençlerin öncülük ettiği bu seferberlik, özellikle ülkenin ekonomik başkenti São Paulo’da, okul işgallerini içeren daha yerel bir hareket aracılığıyla 2014’te de sürdü. Katılım daha düşüktü, ama talepler açıkça solcuydu.
Böyle bir açılımın yapılamaması, bana kalırsa o dönemin en büyük siyasi hatalarından biriydi. Bu durum, PT hükümetlerinin önemli bir sınırını daha o zamandan ortaya koyuyordu: Kamu politikalarını yavaş yavaş, toplumsal seferberlik olmadan, hatta siyasallaşma bile yaratmadan hayata geçiriyorlar. Zaman zaman düpedüz siyasetten uzaklaştırıcı bir rol oynuyorlar.
Sağ, zaten kendisine ait olan bir seferberliği ele geçirmiş değildi. Sonraki yıllarda, örgütlü solun mücadeleye girip kazanmayı başaramadığı siyasi bir alanı ve genç kuşakları kapsayan bir toplumsal zemini doldurdu. Sendikalar büyük gösterilere katılmaya ve hükümete kendi taleplerini iletmeye karar verdiklerinde, çok geç kalmış fırsatçılar olarak görüldüler. Başlangıçta gösterilere şiddetle karşı çıktıkları için, kendilerine değil “halka” ait olan bir hareketi ele geçirmeye çalışan örgütler olarak değerlendirildiler.

Bu yeni protesto biçimleriyle solun geleneksel kurumları arasındaki mesafe giderek açıldı. Bu sırada, radikal sağcı öğrencilerden ve aktivistlerden oluşan çok küçük gruplar, özellikle sosyal medyada etkili bir ajitasyon yürütmeyi hızla öğrendi ve o dönemde neredeyse imkânsız görünecek bir etki yarattı.
Geriye dönüp bakıldığında, sağın meclislerdeki ve hükümetlerdeki varlığını daha da güçlendirdiği son seçimlerde yaşananların önemli bir bölümü hâlâ bu gençlerin sayılarıyla orantısız etkisine bağlanabilir. Neredeyse hepsi erkekti; sık sık kadın düşmanı ve ırkçı görüşler dile getiriyor, bazıları ise saldırgan bir dinî muhafazakârlık sergiliyordu. Otoriter olduğunu ve erkekliklerini ellerinden aldığını düşündükleri bir yetişkinler dünyasına başkaldırıyorlardı. Bu dünya, büyük ölçüde, önceki on yılın kapalı kapılar ardındaki pazarlıklara dayanan Lula’cı dünyasıydı; onların içinde büyüdükleri dünya.
Boşa çıkan beklentiler ve siyasi örgütlenme
O dönemin hükümetleri, bu kuşağın Brezilya’nın sınıf yapısını dönüştürecek ve toplumu daha eşitlikçi kılacak ölçüde sınıfsal yükseliş yaşayacağı yönünde yaygın bir beklenti yaratmıştı. Ne var ki 2013 dolaylarında, bu gençlerin geleceklerinin o kadar da parlak olmayabileceğine ilişkin ilk işaretler ortaya çıktı. Tam da beklentilerin olağanüstü ölçüde yükseltildiği bir zamanda, önlerindeki fırsatlar daralıyor gibiydi.
Liberal yanıt —daha az devlet, daha çok piyasa; daha az yasa, daha çok esneklik; daha az müdahale, daha çok özgürlük— elverişli ve güçlü bir seçenek hâline geldi; hatta dogmalaştı. Yaygın ama belirgin bir odağı olmayan başarısızlık hissini ve devlet üniversitelerinde siyah öğrenciler için ayrılan kotalar gibi, tarihsel ve toplumsal eşitsizlikleri gidermeye yönelik mütevazı politikalara duyulan hıncı meşrulaştırıp rasyonelize ediyordu. Liberallerin argümanları çoğu zaman zayıftı, ama bunun pek önemi yoktu.
Hayal kırıklığı insanları kendiliğinden sağa yöneltmedi. Ancak sağın soldan çok daha iyi değerlendirmeyi bildiği siyasi ve duygusal bir zemin yarattı. PT, iktidar partisi olarak haksız ve kötü niyetli saldırılar da dâhil olmak üzere eleştirilere daha açıktı. Federal hükümetin adının karıştığı yolsuzluk skandalları bir yol açtı; bu gençler de o yola hızla girdi. Bazıları bugün yerleşik siyasi liderler hâline gelmiş durumda ve ülkenin en çok oy alan siyasetçileri arasında yer alıyor.

Böyle bir gelişmeyi önceden hayal etmek zordu. Ama gerçekleşti ve geriye dönüp bakınca bir olaylar dizisi ayırt edilebiliyor: Yeni bir kuşağın 2013’te siyasete aniden girmesi; kurumsal solun bu enerjiyi anlayamaması ve onu kazanmak için mücadele edememesi; sağdaki grupların ise bu enerjiyi siyasi örgütlenmeye dönüştürmekte olağanüstü bir beceri göstermesi.
Bu gruplar, burada kurduğum anlatının düşündürebileceği kadar küçük ya da gönüllülere bağımlı değildi her zaman. Arkalarında para, profesyonel destek ve büyük örgütsel yapılar da vardı. Yine de dağınık ve birbirinden farklıydılar. Aralarındaki yakınlıkların etkileşime girebildiği, pekişip gelişebildiği bir siyasi alan inşa etmeyi başardılar.
Sonunda, önemli sendikalar ve sol eğilimli toplumsal örgütler tarafından daha doğrudan desteklenen, ancak teknokratikleşmiş ve aşırı bürokratikleşmiş olan önceki siyasi alanın yerini aldılar. Önceki yapı, insanların gerçekten söz sahibi olacağı tartışmalar, geniş katılımlı toplantılar ve karar süreçleri yoluyla halkı etkin katılıma hiçbir zaman ciddi biçimde davet etmemişti.
Yıllar sonra Bolsonaro etrafında birleşecek olan bu sağcı siyasi alanın canlılığı ve coşkulu gönüllü seferberliği, son derece şaşırtıcı, beklenmedik ve ürkütücü bir olguydu.
Alternatif solun sınırları
Tabloyu tamamlamak için Sosyalizm ve Özgürlük Partisi’nden (PSOL) de söz etmek gerekiyor. Oldukça yakın bir zamana kadar, PT’nin donmuş yapılarına ilgisini giderek kaybeden solcu gençleri örgütleme görevini bu partinin üstlenebileceğine inanıyorduk. PSOL de 2003’te, Lula hükümetinin sunduğu emeklilik reformu önerisine karşı oy veren milletvekillerinin PT’den ihraç edilmesinin ardından kurulmuştu.
PSOL içindeki siyasi tartışmalar, ilke olarak gençlere hitap edebilecek güncel meselelerle daha doğrudan bağ kuruyor: iklim değişikliği, internet tekellerinin eleştirisi, ırk, toplumsal cinsiyet ve cinsellik meseleleri. Parti, kayda değer sayıda oy alan adaylar da çıkardı. Yine de en güçlü olduğu çevreler, esas olarak yoksul gençlerin çoğunluğunun eğitim görmediği seçkin üniversitelerdeki öğrenci hareketleri ve hâlâ oldukça elitist olan kültür çevreleriyle sınırlı.
Sağ, genç kuşaklar arasında, kurumsal solun —hatta fazlasıyla kurumsallaşmış solun— kısmen kendi iç işleyiş mantığının dayattığı sınırlar nedeniyle mücadeleye girip kazanamadığı siyasi alanı doldurmayı başardı. Ve bu alanı hâlâ elinde tutuyor.
(*) DIEESE’de çalışan sosyolog.
DIEESE: Departamento Intersindical de Estatística e Estudos Socioeconômicos. Sendikalararası İstatistik ve Sosyoekonomik Araştırmalar Departmanı
Bu yazıda dile getirilen görüşler yazara aittir ve DIEESE’nin kurumsal görüşlerini yansıtmaz.





