İstanbul’da, Beyoğlu’nun Boğaz’a inen yokuşlarından birinde, bir ara sokakta 2 Şubat’tan 3 Haziran’a dek kurulu bir grev çadırı dikkat çekiyordu. Artık İstanbul’un orta yerinde görmeye pek alışkın olmadığımız grev çadırında, yine pek alışkın olunmayan bir meslekten grevciler yer alıyordu: öğretmenler…
Greve giden süreç
Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri, sendikaları Tez-Koop-İş ve lise yönetimi arasında süren toplu sözleşme görüşmeleri tıkanınca 2 Şubat 2026’da greve çıktılar. Öğretmenleri sendikalaşmaya ve sonrasında greve götüren süreç ise okuldaki çalışma şartlarının sonucu: çalışma düzeni tek kelime ile eşitsiz.
Grev öncesi dönemde İtalyan ve Türk öğretmenlerin maaşları arasında uçurum vardı. Ayrıca, Türk öğretmenlerin maaşları benzer okullardaki diğer meslektaşlarına göre oldukça düşük kalıyordu. Öğretmenlerin nöbet sayıları, ders yükü ve yıllık izin süreleri gibi çalışma koşullarında da yerli öğretmenlerin aleyhine belirgin bir fark oluşmuştu. Örneğin İtalyan öğretmenler okuldaki nöbetlerden muaf tutulurken yerli öğretmenler haftada 4 saat nöbet tutmak zorunda bırakılıyordu. İş güvencesi bakımından Türk öğretmenler oldukça dezavantajlı bir konumdalar. İtalya’dan gelen öğretmenler o ülke nazarında memur statüsünde iken Türk öğretmenler Türkiye’de özel sektör çalışanı olarak istihdam ediliyorlar. Bunlara ek olarak yönetimin de ayrımcı tavırları söz konusu. Ayrımcılık ve eşitsizlik idarenin kayıtsız tavrı ile katmerleniyor, öğretmenlerin taleplerine uzun zamandır kulak tıkanıyordu. Bu durum öyle bir boyutta ki toplu sözleşme görüşmelerinde İtalyan Lisesi’nin ilk teklifi üç yıl için toplam yüzde 15’lik zamdı. Öğretmenler bu durumu aynı okulda iki başka dünya olarak tanımlıyor.
Toplu sözleşme talebinin tek sebebi ücret artışı değil, iş güvencesi. Zira belirli süreli sözleşmelerle iş güvencesini sağlamak oldukça güç. Sektördeki güvencesizliğin en temel unsurlarından birisi bu tür sözleşmeler. Yani özel sektörde öğretmenler, dönemlik sözleşmelerle, sene sonu işine devam edip etmeyeceğini bilmeden çalışıyor. Grevci öğretmenler sendikal hakların da garanti altına alındığı bir toplu sözleşme ve iş güvencesi için de bu mücadeleyi sürdürüyor.

Grev
Grevin ilk anından beri öğrenciler öğretmenlerini desteklediler. Öğretmenlerin greve çıktığı gün koridorları, merdivenleri alkışlarla çınlatan öğrenciler okul çıkışlarında sık sık grev çadırına gelerek öğretmenlerine moral verdiler. Öğrenciler okul binasında edinemeyeceği dersleri grevci hocalarından öğrendi. Veliler içinse durum daha ikircikliydi. Her ne kadar velilerin önemli bir kısmı öğretmenlerin haklı mücadelesini desteklese de çocukların eğitim hakkının engellendiğini düşünüp kaygılananların sayısı da az değildi. Bu kaygıyı taşıyan velilerin bir kısmı ise okul yönetimi ile bir olup grevcileri suçlamaya başladı. İşveren tarafı biraz da velilerin bu kaygısından faydalandı. Grevi kırmak için çocukların eğitim hakkının ihlal edildiğini öne sürdü.
Bu süreçte grevin kırılması için iki önemli taktik göze çarptı. İlki işveren tarafından geldi. Grevin ikinci ayı geride kalırken sözlü olarak anlaşma sağlanmaktaydı. Fakat işveren tarafı toplu sözleşmeyi anlaşıldığı şekilde imzalamak yerine o hususları içeren ve bağlayıcı bir niteliği olmayan bir anlaşma önerdi. Sonraki süreçte ise sahada kazanılan ve masada onaylanan sözlü uzlaşıyı yokuşa sürdü. İki ülke arasındaki resmi yazışma, çeviri ve bir dizi başka bürokratik prosedür öne sürülerek sözleşmenin nihayete ermesi engellendi. Bu işgüzar tavır ile kamuoyunda aslında anlaşmanın sağlandığı fakat grevcilerin “oyunbozanlık” yaptığı ima edildi. Böylece işveren tarafı grevcilerin iradesini kırmaya çalıştı.
Grev kırıcılığının diğer ayağı ise Milli Eğitim Bakanlığı’ndan geldi. MEB, grevdeki öğretmenlerin yerine ikame öğretmen görevlendirmesi yaptı. Bu, açık bir grev kırıcılık faaliyetiydi. Grev kırıcılığına karşı öğretmenlerin etkin mücadelesi bu uygulamanın fiilen engellenebilmesini sağladı. MEB’in grevcilerin karşısında konumlanması, özel sektör öğretmenlerinin yasal güvencelerinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha faş etti. Sürecin bu kısmında grevci öğretmenlerin kararlı duruşu ile bu hamle tamamen bertaraf edildi. İdare mahkemesi ikame öğretmen atanması hakkında yürütmeyi durdurma kararı verdi[1]. Böylece öğretmenler fiilen kazandıklarını hukuken de tescillediler.
Sendikanın rolü
Öğretmenler Tez-Koop-İş’te örgütlü. Tez-Koop-İş emek hareketini takip eden herkesin hatırlayacağı üzere sene başındaki Migros depo işçilerinin mücadelesinde gündeme gelmişti. İşçilerin inisiyatiflerine yeterince kulak vermediği için de eleştirilmişti. Tez-Koop-İş, alanı domine eden ana akım sendikacılık anlayışını yansıtan bir sendika. Esasen 10 No’lu iş kolunda örgütlü ve eğitim sektöründe mücadele deneyimi pek yok. Bunun ötesinde sendikanın, çeşitli basın açıklamaları ve eylemler yapmasına rağmen, grevi ülke gündemine taşımakta ve kamuoyundan destek bulmakta zayıf kaldığı söylenebilir.
Grev bu açıdan, sendikal önderliklerin de sınırlarını gözler önüne serdi. Grevi sürdürme, anlaşma ya da farklı eylem repertuvarları geliştirme konularında belirleyici olan sendika yönetimi değil, sahadaki grevci oluyor. Yeter ki grevdeki mücadeleci işçinin inisiyatifini geliştirecek, mücadele azmini bozmayacak bir ortam yaratılsın. Bu ortam grev sürecinin demokratik teamüllere dayanması ve işçilerin sürece dair söz, yetki ve karar iradesinin korunması ile mümkün. Bunun için de kamuoyu desteği oldukça kritik.

Fotoğraf: Tez-Koop-İş
Grevin özgün karakteri
Özel İtalyan Lisesi özel bir yabancı okuludur. Okulun yetkili mercii İtalyan devleti ve Türkiye’deki temsilcisi İtalya Başkonsolosluğu’dur. Ancak Türkiye kanunlarınca idare edilir. İtalyan öğrenciler bu okulda ücretsiz eğitim alırken Türk vatandaşları lise sınavında yüksek bir puan alarak ve okul ücretini ödeyerek okuyabilirler. İtalyan öğretmenler İtalya’daki memur sendikalarına kayıtlıyken Türk öğretmenler özel sektörün güvencesiz sahasında çalışmaktadır. Bu ikili durum işveren tarafından grevin sindirilmesi için kullanılmaya çalışılsa da idari karmaşa sahadaki grevci netliği tarafından çözülmüştür.
Grev, bu eylem tarzına dair deneyimin zayıf olduğu eğitim sektöründe gerçekleşti. Çok uzun zamandır ülkede bir öğretmen grevine rastlanmıyordu. Bu açıdan, bu grev gelecekte yaşanması olası mücadeleler için kritik bir deneyim olarak bir kılavuz niteliği taşıyacak. Bundan sonra, işkolundaki herhangi bir grev ya da direnişin nasıl engellerle karşılaşabileceği, nasıl bir dayanışma örülebileceği, sahadaki aktörlerin (idare, veli, öğrenci vs.) rolleri ve onlarla nasıl ilişkileneceği gibi temel sorulara mevcut mücadelenin ürettiği yanıtlar hatırlanacak.
İtalyan Lisesi öğretmenleri eğitim emekçisi olmalarına rağmen eğitim sektöründen çok daha geniş bir bağlama sahip olan 10 No’lu işkoluna[2] kayıtlı olarak çalışıyor. Yasal grevler ne bu işkolunda yaygın ne de öğretmenler arasında. İşkolunda yasal grevlerin yaygın olmamasının temel nedeni, yetkili sendika sayısının azlığı ve TİS kapsamındaki işçi sayısının oldukça düşük olmasıdır. Öğretmenlik bağlamında ise durum daha çetrefilli. Malum, kamuda yasal grev söz konusu değil[3]. Kamu sektörü dışında özel sektör öğretmenlerinin eylem repertuvarı ise son yıllarda yeni yeni gelişmeye başlıyor. Burada ise ağırlık -sendikal yetki vs. unsurlardan dolayı- fiili mücadele, miting, yürüyüş, nöbet, kampanya gibi farklı eylem biçimlerinde[4].
Grevi toplum nezdinde ayırt edici kılan bir diğer husus ise öğretmenlik mesleğine dönük yaklaşımla ilgili. Öğretmenlik, “çocuk yetiştirme” gibi bakım emeği de içeren ve duygusal yükü oldukça ağır bir meslek. Ona atfedilen kutsiyet de harcanan emeğin maddi karşılığı yerine manevi doygunluğun öne çıkarılmasının sonucu. Bütün bunlar öğretmenin bir çalışan, bir işçi olduğu gerçeğini perdeleyen söylemler üretilmesine yol açıyor. Bu söylemler öğretmenlerin kendi iş tanımı dışında görevlere tabi olmasını, angaryayı ve mobbingi normalleştiriyor. Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri bu algının da yıkılmasını sağlayan önemli bir grev gerçekleştirdi. Grev, öğretmenliğin kutsal bir görev değil ama bir “iş” olduğu gerçeğini ve eğitim emekçisinin toplumun yeniden üretiminde rol oynayan bir işçi olduğunu hatırlattı.
Sonuç yerine
Sektör, işyeri ya da sendika düzeyinde birikmiş olan deneyim; emekçilerin mücadelelerin seyrinde ve sonucunda oldukça belirleyici. Ancak bu türden deneyimler de burada ele alınan grev gibi mücadelelerden gelişiyor. Özel İtalyan Lisesi öğretmenleri bu deneyimi büyük oranda kendileri inşa ediyor.
Öğretmenler, grevin keyfi bir araç olmadığını, son çare olarak başvurduklarını, öğrencileriyle buluşmak için gün saydıklarını her platformda dile getirdiler. Öğretmenler nazarında meselenin çözümü oldukça basitti. İşveren olarak Özel İtalyan Lisesi, öğretmenlerin gayet makul ve meşru taleplerini kabul etmeli; insanca bir ücret ve çalışma koşullarını garanti altına almalıydı. Öğretmenler de çok sevdikleri öğrencileri ile, okul koridorlarında ve dersliklerde yeniden bir araya gelmeliydi. Aksi durumda mücadele bir seçenek olarak masada duruyordu, öğretmenler de bu mücadeleyi seçti.
Bu yazı kaleme alındıktan sonra grev, 4 Haziran’da, 123. gününde, hukuki bağlayıcılığı olan tutanağın imzalanmasıyla sona erdi. Öğretmenler ücret, ders yükü ve çalışma koşullarına dair önemli kazanımlar elde ederek sınıflarına döndü; Türkiye’nin ilk yasal öğretmen grevi böylece emsal niteliğinde bir toplu sözleşmeyle taçlandı.
Ne var ki bu sonuç, mücadelenin bittiği anlamına gelmiyor. Dönüşü izleyen günlerde öğretmenlerin baskı, izolasyon ve mobbinge maruz bırakıldığı, 17 Haziran’da ise iki öğretmenin işten çıkarıldığı sendika tarafından duyuruldu. Bu fesihler, örgütlenme iradesini cezalandırmaya ve işyerindeki sendikal gücü kırmaya dönük bir tasfiye girişimi olarak ele alınabilir. Bu türden saldırılara rağmen, grevci öğretmenler içerde birliklerini koruyor ve olası ihlal ve saldırılara karşı inatçı tutumlarını korumakta kararlılar.
Özel İtalyan Lisesi deneyimi mütevazi ancak tarihsel bir mücadele olarak önemli kazanımlar elde etti. İstanbul’un orta yerinde “öğretmen grev yapar mı?” sorusuna, öğretmenlerin de bütün emekçiler kadar hakları olduğu ve mücadele edebildiklerini göstererek yanıt verdi. Önemli bir gerçeği bir kez daha ortaya koydu: Grev, sözleşmenin imzalanmasıyla değil, kazanımların işyerinde fiilen korunmasıyla nihayete eren, sürekli bir mücadelenin kısa bir uğrağıdır.
[1] Sendika bu grev kırıcı uygulamayı mahkemeye taşımıştı. Ankara 4. İdare Mahkemesinin 21 Nisan 2026 tarihli 2026/468 numaralı kararı ile yürütme durduruldu. Böylece MEB’in geçici öğretmen atama kararının grev kırıcılığı olduğu mahkeme tarafından da tescillendi.
[2] 10 No’lu “Ticaret, Büro, Eğitim ve Güzel Sanatlar İşkolu” sinema emekçilerinden ofis çalışanlarına, özel sektör öğretmenlerinden mağaza çalışanlarına kadar çok geniş kapsama sahiptir ve ülkedeki sigortalı çalışanların yaklaşık çeyreğini içermektedir. İşkolu barajı, sektörel ve işyeri ölçeğindeki dağınıklık gibi sebeplerle bu işkolunda sendikalılık oranı çok düşüktür. İşkolunun varlığı sendika kırıcı mevzuatın bir yansıması olarak ele alınabilir.
[3] Yakın dönemde, okullarda yaşanan şiddet olaylarının ardından yaşanan büyük öğretmen seferberliklerini unutmamak gerekir. Ancak vurgulandığı gibi bunlar “yasal grev” olarak adlandırılan eylem biçiminden farklıdır.
[4] Bu alandaki eylem repertuvarı ve yeni mücadele taktikleri için Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası’nın mücadeleleri incelenebilir.




